CUMHURİYET KADINLARI

Köşe Yazıları - 10 Mart 2023 22:56

DAHA EMİN VE DAHA DOĞRU OLARAK YÜRÜYECEĞİMİZ BİR YOL VARDIR: BÜYÜK TÜRK KADININI ÇALIŞMAMIZA ORTAK KILMAKTIR.

Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok; ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır.
KEMAL ATATÜRK

Atatürk kadına birçok haklar vermiş; Türk kadını da, Atasına bu doğrultuda layık olmaya çalışmıştır. Eğitimde, sanatta, bilimde, evde, tarlada, her yerde, çağdaş, eğitimli bilinçli olmayı kendine görev addetmiştir.

Gazetemizin mart sayısında, bir sanatçıya ve onun ailesine yer vermek istedim. Değerli sanatçı, öğretmen Gülsen Akıncı’yı kaybettik. Benim takı öğretmenimdi. O vesile ile el sanatlarını profesyonel anlamda yapmaya başladım ve iş yerimi açtım. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde rahmetle anmak istiyorum.

Ailenin açıklaması ile Gülsen Akıncı kimdir?

Meliha Öktem soldan 2. Gülsen Akıncı’nın nişanında

Annesi Meliha Öktem: Meliha Öktem Balkanlardan Türkiye’ye göçen bir ailenin kızıdır. İleriki yıllarda diş hekimi olan abisi, milli binici olan ablasından sonra ailenin en küçüğü olan Meliha Hanım resim sanatına son derecede yetenekli olduğu halde toplumsal koşullar nedeniyle ressam olmak yerine veteriner olmayı seçmiştir. Mezarı K. Kumla Mezarlığı’ndadır.

Herkesin çocuğunun okuyup öğretmen doktor, avukat olması isteğini “Okusun da kalem efendisi olsun” diye tarif ettiği bir  dönemdi. Genç cumhuriyetin ilk kadın veterineri Meliha Hanım, bugün adı Darüşşafaka olarak anılan Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin kimsesiz çocuklar yararına satışa çıkardığı deftere not almaya başladı. Hamileydi ve kendisi gibi veteriner olan Ali Bey’den ilk çocuğunu İstanbul’dan tayin ile gittiği Konya’da doğuracaktı. Aklında doğacak çocuğunun ilk ağlamasından ergenliğine günlük tutmak vardı. Niyeti biraz büyüdüğünde günlüğü ona vermekti. 1940 Eylül’ünün son cuma günü Konya harasındaki evinde, yarım kalan at tablosunu bitirmeye çalışıyordu. Meliha Hanım ve eşi Ali Bey bir anda gelen sancıların  sonunda ebe yardımıyla doğan oğullarına ‘uğurlu sabah’ anlamına gelen Tankut adını verdi.

Gazete Habertürk’ten Zülfikar Ali Aydın’ın haberine göre, Meliha Hanım sadece bir veteriner değildi. Veterinerlikten artan  zamanlarda köy okullarında öğretmenlik yapıyor, çocuklara okuma yazma öğretiyordu. Onun için çocuk büyütmek fiziksel olarak büyütmek değildi. Meliha Hanım, oğlunun ülkesine ve milletine hizmet edecek bir evlat olmasını kendisine bir görev sayan Cumhuriyet kadını ve aydınıydı. Çift, Konya’dan sonra Muş’a gitti. Meliha Hanım burada da öğretmenlik ve veterinerliği birlikte yaptı. 7 yıl kaldıkları köyde Tankut Öktem’in akranlarından uzak ve yalnız büyümesi belki de resme ve heykele  ya da yontuya karşı büyük yeteneğini geliştirmesine vesile oldu. Meliha Öktem, daha 3 yaşında hasta yatağında uzanırken dişçi hamurundan askerler yapan oğlundaki yeteneği hemen fark etti ve günlüğüne not aldı. (Kaynak: Haberturk.Com)

Tankut Öktem’e ileriki sayılarımızda yer vereceğiz ama yazılmayan ikinci çocuk Gülsen Akıncı kimdir? Aileden öğrenelim.

Gülsen Öktem Akıncı; yani Maviş, 12 Eylül 1945 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Annesi Cumhuriyetin ilk kadın veterinerlerinden Meliha Öktem, babası Veteriner Hekim Ali Öktem’dir. Ağabeyi Türkiye’nin yakından tanıdığı dünyaca tanınan Profesör Dr. Tankut Öktem’dir.

Gülsen Akıncı ve Tankut Öktem kardeşler Gülsen Akıncı ve Tankut Öktem kardeşler

Özellikle annelerinin desteği ile ki, kendisi de resme meraklı, sanata değer veren ve çocuklarını yönlendiren çok iyi bir ressamdı. Anne ve babasının mesleklerinden dolayı çocukluğu tüm ülkeyi gezerek geçmiş, daha sonra ortaokul ve liseyi yatılı olarak Kandilli Kız Lisesi’nde bitirmiştir. 1972 senesinde şimdinin Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan Tatbiki Güzel Sanatlar Fakültesi’ni kazanmış ve oradan mezun olmuştur.

Mezun olduktan sonra Harp Akademileri ve Lojmanı duvar panoları ilk profesyonel işiydi. Bu dönemde pek çok otel, mağaza, kulüp ve restoranlarda duvar süsleri, panolar ve vitray çalışmaları yapmıştır. Uzmanlık alanı vitray ve duvar panosuydu.

Nişan Fotoğrafları

1972 yılında tanıştığı sanat aşığı olan, Yıldız Teknik Üniversitesi mezunu İnşaat Mühendisi Yıldırım Akıncı ile 1975 yılında evlenmiştir. 1976 yılında Oytun Akıncı ve 1980 yılında Ali Berker Akıncı adında iki çocukları olmuştur. Oytun İngiliz Fizyoloji Filoloji mezunu olup, yıllarca öğretmenlik yaptı, şu anda serbest olarak tasarım işleri ile uğraşmaktadır. Ali Berker ise Mimarlık Fakültesi’nden mezun olup mesleğini icra etmektedir.

1980 yılında Bursa Gemlik’te “Gemlik Seramik” adında Yıldırım Akıncı ile bir seramik fabrikası kurdular. En önemli eserlerinden Hacivat-Karagöz mezarını 1981 yılında bu fabrikada yapmıştır. Halen günümüzde Bursa’nın sembolüdür. Gemlik seramik sürecinde Türkiye’nin onlarca şehrine seramik ev eşyaları ve dekoratif ürünler göndermişlerdir. Pano rölyef ve seramik fayans süslemeleri, ev dekorasyonunda yüzlerce eser çıkarmışlardır.

1988 yılında sağlık problemlerinden dolayı fabrikayı kapattıktan sonra eşi Yıldırım Akıncı kendi mesleğine döndü. Maviş ise 1990-2012 yılları arasında Gemlik’te seramik, vitray, takı tasarım, batik, resim, ahşap boyama dersleri vererek yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Çoğunu meslek sahibi yaptı.

Gülsen-Tankut Öktem ve aile bireyleri ile Kumla’da

2013 yılında Ata Uygar Akıncı ve 1009-2015 yılında Kaan Berker Doğu adında iki torunu oldu. Eşi halen mesleğine devam etmektedir. Namı diğer Maviş’in kalbinde bugüne dek yaptığı eserleri, Bursa’ya ve sanata kazandırdıkları ile emek dolu bir yaşam saklıydı. Tüm hayatı seramik ve el sanatlarına hayat vererek geçti. 7 Eylül 2013 yılında bu rengarenk sevgi dolu hayata gözlerini kapadı.

YILDIRIM AKINCI

Erkek Sanat Enstitüsü’nü Bursa’da okudu. Oyal Mühendislik Mimarlık Ticaret Limited Şirketi Müdürü, İstanbul Devlet Mühendislik Mimarlık Işık Mühendislik Yüksek Okulu İnşaat Fakültesi’nde bitirdi. Gemlik’in sayılan, sevilen ailelerinden birine mensuptur. Yıldırım Bey’in sinema, mankenlik geçmişi olduğunu da biliyorum. Mühendislik, müteahhitlik işlerinin yanında parti çalışmalarını da beraber götürmüş renkli bir kişidir. Gemlik Girit Rumeli Kültür ve Dayanışma Derneği’nde görev almıştır.

Fotoğraf: Nuran Işık. Yıldız – Yıldırım Akıncı ile…

Yıldız Akıncı’nın evinde Nuran Işık ile Yıldırım Akıncı ile görüştük. Akıncı ailesi ile dostluğumuz eski yıllara dayanıyor. Uzun uzun ailesini ve kendisini anlattı. Bu güzel sohbet için teşekkür ediyorum.

Yıldırım Akıncı anlatıyor…

Dedem önce Mısır, sonra Libya’da Osmanlı kadısıydı. Bingazi Derne doğumlu.

Libya Osmanlı topraklarından çıkınca İtalyanlar Libya’yı işgal etmeye başlamış ve harp çıkmış. Babaannemin abisi Hasan Efendi orada Osmanlı’nın jandarma komutanı, dedem ile İstanbul’a intikal ediyorlar. Dedem Osmanlı şeriatına alışkın, İstanbul’da kadılık yapamamış. İstanbul işgal altında, Osmanlı Bankası’na memur olarak girmiş ve orada çalışırken genç yaşta vefat etmiş.

Babaannem Girit’te sıra ile anne ve babasını kaybetmiş. Tek başına kalınca abisi Bingazi’de jandarma komutanı, kız kardeşini Bingazi’ye yanına aldırmış. Dedem de tabii kadı. Bu güzel kızı kaçırmamış ve evlenmişler.

Babam Mehmet Ali Akıncı, Şam’da askeri mektepte talebe, iki kız kardeş, bir anne, bir dayı hanımı ve çocukları İstanbul’da ekmeksiz kalmışlar. Banka bu kadınlara acımış, babamın tazminatını ödemiş, Şam’dan babamı İstanbul’a almışlar ve yaşını büyüterek İtalyan Bankası’na memur etmişler.

Daha sonra babam İstanbul’da huzur bulamayınca Bursa’ya geliyor ve polis hemşerisinin tavsiyesi ile adliyede memur oluyor. Daha sonra başkâtip ve icra memurluğuna geçerek Orhangazi ve Gemlik’te icra memuru olarak çalışıyor. Gemlik’te 1930 yıllarında görev yapıyor. At besleyerek keşfe gidiyor.

Babamın çok güzel Arapçası vardı, Kur’an okurdu. Sağ olsa 120 yaşını geçmişti. Mercan dedem tarikat sahibi, ermiş gibiydi. Onları akrep, yılan sokmazmış. Babaannem dedemin ceket ceplerine elini sokmaz, sırtından tutarmış. Ceket ceplerinde taşırmış akrep ve yılanları. Desûki Tarikatı’na mensupmuş. Babamın dede şeceresi tam 7 metre, bu bende.

Babamın bir anısı;

Babam İtalyan Bankası’ndan Osmanlı Bankası’na tayin oluyor. Banka Karaköy’deymiş. Orada öğrencilerin buluştuğu bir kahve varmış. Babamda sık sık öğle tatillerinde gider bakarmış. Askeri okuldaki arkadaşlarını merak edermiş. Bir gün gene gitmiş, kapıyı açmış “Ali geldi, Ali geldi” diye bir uğultu olmuş. Bir de bakmış ki, bütün sınıf arkadaşları oradaymış. Arkadaşlarını askeri kıyafetler giymiş, rütbe takmış, silah kuşanmış görünce, heyecandan düşmüş bayılmış. Daha sonra arkadaşları ile 10 gün kadar İstanbul’u gezmiş dolaşmışlar. Bu askerler sonra Çanakkale Harbi’ne katılmış. 80 kişiden 79’u birden şehit olmuş. Sadece içlerinden Bursalı bir arkadaşı harbe gittiği ilk günlerde kolunu kaybettiği için geri dönmüş, orada olsa o da ölecekmiş. Her 18 Mart günü babamla Bursa’da buluşur, Mevlut okuyup arkadaşlarını yâd ederlerdi. Babam birkaç kere yanında beni de götürdü.

Babamın Milli Savunma Bakanlığı’nın yayınladığı bir kitapta fotoğrafı var. Baba ölünce askeri okulu mecburen bırakmış ama hep içinde bir yara olarak kalmış.

Yine başka bir anı;

Bursa’nın kurtuluşunda babam Adliye’de memur, Yunanlar Bursa’yı terk etmek için evleri yakarak Mudanya’ya doğru ilerliyor. Oradaki gemilere ulaşacaklar. Yunan’ı kovalayan püsküllü çete Kent Müzesi’nin olduğu yerdeki valiliğe geliyor.

Babam köşedeki polis kulübesinin olduğu yerden bütün yaşananları izlemiş. Valiliğe girerek Yunan bayrağını indirip Türk bayrağını çekmişler. Her 11 Eylül günü valiliğe gider, köşede dururdu. Bizim çocukluğumuzda bayramlar temsili yapılırdı.

Babam 7 sene askerlik yapmış. Halep, Musul, Şam’da bulunmuş. En son veba olmuş, kurtlu baklalardan yapılan çorbayı anlatırdı. Veba olunca hastaneye götürmüşler. O kadar ölen varmış ki, öleni ya da ölecek gibi olanları hastanenin altına indirip gömüyorlarmış. En altta bir askere babam ”Jandarmadaki Hasan komutanı tanıyor musun?” diye sormuş. Asker de “Ben de seni arıyordum” demiş. Dayısı böylece babamı bulup tedavisini yaptırmış da babam kurtulmuş.

Babam 1930’lu yıllarda; Bursa, Ayancık, Orhangazi, Gemlik, Sinop, Mesudiye, Ordu, Mudanya gibi yerlerde çalıştı. 42 sene 10 ay hizmeti var. Yaş haddinden emekli oldu.

Orhangazi’de icra memuru iken Müzeyyen Hanım ile evleniyor. Mehmet Kadri Akıncı isminde bir oğlu oluyor. 1940 yılında ayrılıyorlar. 1943 yılında Nedime ile evleniyorlar.

Bu evlilikten ben Yıldırım Akıncı ve Yıldız isminde evlatları oluyor. 1954 yılında annem vefat etti. Babam bir daha evlenmedi. 1978’de rahmetli oldu.

Yıldız Akıncı ve babası

Babam 1960 yılında emekli olunca biz Gemlik’e yerleştik. Gemlik ile bağlarını zaten koparmamıştı, burada yerlerimiz vardı. Babamın 1917-18 yıllarına ait tapuları vardı. Babaannem Giritli olduğu için buradan yer vermişler.

Babam ve annem

Ben, 1 Şubat 1945 doğumluyum. Ordu, Mesudiye’de doğdum. İlk ve ortaokulu Mesudiye ve Mudanya’da bitirdim. 1954’te annem öldükten sonra babamla yaşadım. Kız kardeşim küçüktü, teyzemin yanına gönderdik. Annemin 37 yaşında ölümüyle kolay olmayan bir çocukluk yaşadım. Bulaşık, çamaşır, temizlik her işi yapıyordum. Daha sonra liseyi Bursa’da bitirdim. Memur çocuğuyduk, üniversitede babamın beni okutma imkânı yoktu.

Anne sülalemin desteği ile İstanbul Sular İdaresi’ne girdim. Devlet Su İşleri’nde çalıştım. Gündüz işe gittim, gece Yıldız Teknik Üniversite’sinde (İnşaat) okudum.

1970 senesinde memuriyetten ayrılarak serbest ticaret, dekorasyon işleri yapıyordum. Bir otel işi aldım. Otelin tefrişini yapıp bitirme safhasında patronun bir dostu “Bu salon seramik yapılsın” dedi. Bu görevi de bana verdiler. İstanbul’da kısa zamanda seramik yapacak bir seramikçi aradım. Bu kısa zamanda seramik yapacak bir sanatçı bulamadım.  Bir dostum “Bir kızcağız evde öğretmenlik yapıyor, onunla bir görüş” dedi. Ev telefonunu verdi aradım, randevu aldım, patronla evlerine gittik.

Eve girer girmez bir sanatçı evi olduğu aşikârdı. Ne istediğimizi anlattık. “Bu kadar kısa zamanda seramik pano yapılamaz” dedi. İkna olduk. “Ne yapabilirsin?” diye sorduk. Deposuna götürdü bizi ve “Alçıpan yapabilirim” dedi. Depoyu açtığında karşıma bir heykel çıktı, 2 sene evvel ben bu heykeli Yeni Sabah gazetesinde görmüştüm. Bunu kim yaptı diye sordum, “Abim yaptı” diye cevap verdi. İçimden “Allah’ım insanlara ne güzel meziyetler vermişsin, böyle insanlarla dost olmak bize kısmet olmadı” diye düşündüm. O kadar ikna olmuştum ki, “Ne yaparsan yap, ben bu işi sana verdim” dedim.

O bir yardımcı bulmam lazım diyordu. Yine ne yapacak diye sordum. “Getir götür işleri” dedi. Ben gönüllü razı oldum. Daha sonra arkadaş, dost olduk ve evliliğe kadar gitti.

Mankenlik yaptığını biliyorum, nasıl başladın?

72 senesinde bir kızın peşine düştüm, yolumuz Vakko’ya çıktı. İstanbul’da arayıp da bulamadıkları “esmer adam” olarak beni mankenliğe kabul ettiler. Jani Janet İsviçre menşeili Vakko’ya manken oldum. Oğuz Aral, Halit Kıvanç mahiyetinde mankenlik okulunda 20 gün kurs gördüm. 2 sezon Vakko’da mankenlik yaptım. İlk uluslararası defilede Beymen giydim.

Gelelim aktörlüğe, o nasıl oldu?

Beyoğlu’nda dolaşırken bir tanıdığa rastladım. “Tarık Akan filmine yardımcı eleman aranıyor” dedi. Pek istekli olmadım ama “100 lira günlük yevmiye, her akşam para peşin” deyince cazip geldi. Tarık Akan, Filiz Akın, Hulusi Kentmen, benim gibi ilk filmi olan Kemal Sunal, 12 gün kadar beraber olduk. Sinemaya adım attık, ben Kemal’den daha meşhurum o sıralar. Tabii Yeşilçam içine çekiyor, baktım ki tatlı hayat başladı. Benim iki tarafımda iki kız, Kemal Sunal’la kafa buluyor, “Gel buraya” diyordum. Kendi kendime bir gün sordum, “Sen buraya mühendis olmaya mı, yoksa aktör olmaya mı geldin” dedim ve bıraktım. O camiadan birçok sanatçı tanıdım ve dostluğum devam etti. Kemal Sunal, pırlanta gibi efendi adamdı. Çok akıllıydı. Aynı berberde tıraş oluyorduk. Zeki Müren’le de çok arkadaşlık ettik.

İstanbul 1. Levent’te bürom vardı. Kâğıthane Belediyesi’ne iş yapıyordum. Tankut (Öktem) ile yarışmaya girdim. Çevre düzenlemesi dalında, Magosa Belediyesi yarışma açmıştı. Biz 1. olduk.

Yedek Subay Okulu’nu Narlıdere’de ilk 10’a girerek bitirdim. Kurada Kıbrıs çıktı (78 yılı). Ben evlilik yapınca askere geç gittim. Barış Harekâtı’ndan 4 yıl sonra, o zaman Oytun 2 yaşındaydı. Tesadüfen Magosa Belediyesi Anıtı yapmaya karar verince, beni mayın taburundan aldılar, inzibat subayı olarak çalıştım. Heykel ve çevre düzenlemesi yaptık. Çanakkale Şehitler Abidesi’ni de ben yaptım.

Askerlik bitti, İstanbul’a geldiğimde inşaat piyasası krizdeydi. Eşimle seramik fabrikası kurmaya karar verdik. Uygun arsa ve elektriği Gemlik’te bulduk. Aslında bu fabrikayı kurma nedenim daha çok eşim içindi. 8 sene çalıştırdık ama eşim Gülsen’in sağlık problemleri başladı. Fabrikayı kapatıp mühendisliğe döndüm. Gemlik Seramik Fabrikası böylece kapanmış oldu.

Peki, siyasetçi yönünüzden de bahsedelim.

Anne sülalem çok kalabalık, dedem 4 kardeş. Ailede milletvekili, profesör, genel müdür gibi kişiler var. Ata Bodur dört dönem Demirel’in kurmayıydı. (Ata Bodur; Türk siyasetçidir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Serbest Avukatlık, TBMM 1. (XII), 2. (XIII), 3. (XIV) ve 4. (XV) Dönem Ordu Milletvekilliği ile Cumhuriyet Senatosu Ordu Üyeliği yapmıştır. Evli ve üç çocuk babasıdır) Kendisi dayımız olur.

6. Filo Dolmabahçe’ye demir atmıştı. Orada aşırı solcularla yaptığım bir kavgadan sonra AP Gençlik Kolları, Milli Hareket Partisi peşimi bırakmadı. Beşiktaş AP Gençlik Kolu Başkanlığı, Üniversite Gençlik Kolu, Talebe Cemiyeti Başkanlığı, Komünizm ile Mücadele Derneği Beşiktaş Kurucu Başkanlığı, talebe liderliği gibi faaliyetlerim oldu. İstanbul’da 100 kişi varsa biri de bendim. Beşiktaş ve çevresindeki üniversitelerin gizli başkanlığını yapıyordum. Genç yaşta siyaset vurgunu oldum ve bu işleri yaparken üniversite bir sene uzadı.

Şimdi meslekte 50. seneyi kutlamak üzereyim. Gemlik’te mesleğime devam ediyorum. 5-6 apartman kendim yaptım. 500’den fazla projede imzam var. Gemlik futbol sahası tribünü, Armutlu futbol sahası tribününü ben yaptım. Oğlum Ali Berker Akıncı mimar oldu, beraber çalışıyoruz. Oğlumun gelişmesinde mühendis olarak katkılarım oldu. Mühendis gibi düşünen çok iyi mimar yetiştirdim. Oğlumun meslekteki muvaffakiyetinden gurur duyuyorum, bir çocuk sahibi.

Eşinizden biraz bahseder misiniz, nasıl biriydi?

1973 senesinde eşimle tanıştık. 2 sene arkadaşlık sonunda evlendik. Bir ev hanımı olarak çok dolu, duygusal, iyi niyetli ve yapıcı bir anne oldu. Ben ondan her zaman memnun oldum. Evlilik hayatımızda görüş ayrılıklarımız olduysa da kavga etmedik. Jale Yılmabaşar’ın talebesiydi. Jale eşim için “Beni geçecek olan tek öğrencim buydu” derdi. Atölyemizi defalarca ziyaret etmiştir.

Sanat dalında eşimin hem şansı hem de şanssızlığı abisi Tankut Bey’dir. Hep abisinin gölgesinde kaldı. Ailesi bile “Abin sanatçı oldu, sen müzikle uğraş” diyerek onu müziğe yöneltmek istemiş. Ben onun sanatına inandığım için hep destekledim.

Rahatsızlığından sonra boş duramadı ve Halk Eğitim Merkezi’nde öğretmenliğe başladı.

Bir anımızı anlatayım…

Evlendikten sonra eşim hamile kaldı. Hamileyken Almanya’ya gezmeye gittik. Sene 75-76, aslında benim gitme nedenim Mercedes araba almak ama Volkswagen aldım.

O zaman çocuk kız mı, erkek mi belli olmuyor. Biz 8 bavul çocuk eşyası ile döndük. Pembe mavi ne bulduysa aldı Gülsen. Cihangir Doğum Kliniği’nde Süha Bey’in hastası, orada yerimizi ayırttık. Doğuma hazırız ama babam Gemlik’te düşmüş, hanımın doğumuna 12 gün var, “Babamı görelim, bir hayır duasını alalım” dedik ve hafta sonu gider geliriz diye düşündük. Doktorun da iznini alarak bir iki parça eşya ile Gemlik’e geldik.

Eşimin bir anda şekli değişti “Ben kötüyüm” dedi. Hemen halama haber verdim, komşumuz Ali Pekmez’in hanımı Sema abla, halam geldi. Ebe getirmişler, “Bir an önce hastaneye gidin” diyor. Gülsen, “Hiç telaşeye gerek yok, ebe beni doğurtsun” dedi. Evde bir telaşe, Yıldız bir yandan ayakkabılarını arıyor hastaneye gideceğiz diye. Ebe hanım da meğer bu sözü bekliyormuş, bize demedi ben yaptırayım diye. Bir odaya geçtiler, ben su kaynatıyorum, doğum böyle bir ortamda oldu. Biraz sonra Tankut’u aradım, inanmadılar. Semra, “Gülsen doğum yapmış, Tankut çocuğun sesini duyuyorum” diyor, zorla ikna oldu. Biz 8 bavul eşya ile geldik, evde kaldı eşyalar, sağ olsun komşular yarım saat içinde loğusa yatağı yaptılar, çocuk eşyaları bulundu. Almanya’dan o zaman hatırlıyorum çocuk bezi getirmiştik. Bir hafta kaldık. Abim Kanada’da yaşıyordu, 4 oğlu vardı ama babam onları görmemişti, 5. torunu ellerine doğdu. Oytun o gün doğan kızımız. İngilizce öğretmeni oldu, bir çocuğu var. Bursa’da hayatına devam ediyor.

YILDIZ AKINCI KİMDİR?

Bizi evinde misafir eden Yıldız Hanım, Yıldırım Bey’in kardeşi. Abi kardeş birbirlerine düşkünler. Yıllarca babası ile yaşamış Yıldız Hanım. Şimdilerde ise abisine yemekler yapıyor, gerçekten çok güzel bir kardeşlik bağları var.

Bir de Yıldız Hanım’ın penceresinden bakalım Akıncı ailesine.

Ben 29.12.1946, Mesudiye doğumluyum. İlkokulu Mesudiye’de, biraz da Mudanya’da okudum. Sonra Bursa Kız Lisesi’ne yatılı gittim.

Annem öldüğünde yaşım küçük olduğu için genelde teyzemle kaldım, teyzem bana iş yaptırmazdı. Babamın evi sefertası gibiydi, her yer toz içindeydi. Benim için çok zordu, ağladım. Alıştım sonra.

1960 yılında babam emekli olunca, Lise Caddesi’nde böceklik tabir edilen bir evde oturduk. Düğün yaparlarmış bu evde, babam emekli olunca bu eski evi yıkarak tek katlı bir ev yaptı.

Liseden mezun oldum, Gemlik’e geldim. Dayımın arkadaşı Halk Bankası Genel Müdürü’ydü beni işe başlattılar, bankacılık hayatım başladı. Çiçek kasabının oğlu, Sema ablalar komşularımız babama göz kulak oluyorlardı. Cumartesi, pazar günleri evi baştan aşağıya temizlerdim.

Babamın koluna girerdim, iskeleye giderdik. Epey yaş farkımız vardı. Hadi kızım lokantaya abone olalım dedi. Yemek yapmayı bilmiyordum, sonra öğrendim. Beni torunu zannediyorlardı.

Avni Malgiller ve bazı ailelerle Fıstıklı’ya pikniğe gittik. Herkes çeşit çeşit yiyecekler yapmış. Biz aç kaldık tabii ama bize yaptıklarından ikram ettiler, sahip çıktılar, o zaman insanlar düşünceliydi.

Ortaokulda önlük giyerdik. Benim önlüğüm beyazlaştı. Müdür odasına çağırdı ve bana “Okula bu kadar kirli mi geliyorsun?” diye bağırdı. Kamuran Hanım, müdüre, “Kir değil, ağarmış” dedi. Müdür Asım Bey utandı. Kız lisesinde de evlerde, odalarda kaldım, Ayşe isminde bir arkadaşım vardı, annesi sahip çıktı.

Öğlende geldim babamın yemeğini hazırladım, babamın tabağına ekmeği batırdım, babamın çatalı lokmasından ayrıldı, bağırdım, Ali abi geldi beni odadan çıkardı, abim son sürat geldi. Babamı apar topar gönderdik. 1978 yılında babamı kaybettik.

Ondan sonra Orhan Yazıcı ve eşi Filiz ile çok yakın dost olduk. Orhan inşaat yapıyordu. Gel sana bir ev verelim dedi ve bu sahildeki evi aldım, ödedim. Nöbetleri bankada kaldırdılar. Başka bir işe geç dedi Nurçin abla. Abimin Kıbrıs’taki askerlik dönüşü Ankara Genel Müdürü yine bana olanak sağladı ve Azot Fabrikasına tayinim oldu. Orası banka gibi değil, bomboş oturuluyor, iş yok. Ben alışmışım bankada tempolu işe, sıkılıyordum. 95 yılına kadar orada çalıştım. Benim hesabını tek tutmadığım konuda bazı sorunlar yaşandı. Emekli oldum.

Gülsen-Yıldız akıncı

Kanser geçirdim, bu arada 14 ameliyat oldum.

Zor bir hayat ve zor günler geçirmiş Yıldız Hanım. Teşekkür ediyorum, samimiyetle bana bunları anlattı ve evinde ağırladı.
(Reyhan Çorum – Anılarda Yaşarken Kitabından – 5. Cilt)

Yıldız-Yıldırım Akıncı, Sunğipek Salonunda
BENZER HABERLER