16 Ağustos 1979’da elim bir deniz kazası ile balıkçı ailelerinin evlerine ateş düştü.
Aradan 46 yıl geçti. Gemlik Liman Başkanlığı; Kapaklı Köyü’nde deniz kazasında şehit olan balıkçılar için 15 Ağustos 2025 tarihinde öğle saati bir mevlit düzenleyerek rahmetli olan balıkçıları anacaklar. Taşkesen ailesi beni de davet ettiler, inşallah orada olacağım. Gazetemizin hazırlandığı bu akşam, bu vesile ile bende tüm deniz şehitlerimizi anmak istedim.
Mekanları cennet olsun, Allah tüm balıkçıların yakınlarına sabırlar versin. Yaşanan elim kazanın yıl dönümünde kaybettiğimiz balıkçıları rahmetle anıyoruz.
“GEMLİK GAZETESİ” O KARA GÜNÜ ŞÖYLE YAZMIŞ
18 Ağustos 1979
Perşembe günü sabaha karşı saat 1.30 sıralarında ilçemiz Kapaklı Köyü açıklarında meydana gelen deniz kazasında 9 kişi boğulmuş, bir kişi de kaybolmuştur.
Seyir halindeyken meçhul bir gemi tarafından çarpılarak batırılan Mehmet Taşkesen’e ait balıkçı motorunun kamerasında uyumakta olduklarından; ilçemiz Balıkçılar Derneği Başkanı İbrahim Toplu, balıkçı motoru sahibi Mehmet Taşkesen, M. Ali Taşkesen, Süleyman Bayrak, Adem Dalgıç, Varol Maraş, Şevket Bayraktar, Servet Karalıoğlu, Nizam Çetinkaya alabora sonucu hepsi kaza sonucu olay yerinde boğulmuş olup, Ali Toplu ise kaybolmuştur.
Olaya el koyan Cumhuriyet Savcısı Olcay Öner ile Liman başkanı Özkan Akıncı’nın yapmış olduğu sıkı takip sonunda kazayı yapan Sadık Kaptan isimli koster tipi yüklemesinin olduğu tespit edildi. İstanbul Çatalca’ya kaçtığı saptanan sanık Sadık Kaptan gemisinin Kaptan ve mürettebatının Çatalca savcılığınca tutuklu olarak ilçemize getirilmesi istendi.
Gazetemiz ilçemizi mateme boyayan feci deniz kazasında ölen tüm arkadaşlarımızın kederli ailelerine cenabı Allah’tan sabırlar diler.
Mehmet Taşkesen’in kızı Semra Sap ile o acı günü konuştum.
ACI BİR HAYAT HİKAYESİ
“YAĞMUR YAĞSA DA ANNEM BİZİMLE EVDE OTURSA DİYE DUA EDERDİK”
16 Ağustos1979
DENİZ FENERİ
Ufkum puslu karanlık,
Tayfa çığlıklarıyla dolu.
Günlerim gecelerim.
Başım önüme eğik,
Öyle dimdik değilim.
Tozlu merdivenlerimden
Kendimi içten içe
Bir çıkar bir inerim.
Ben batık bir geminin
Metruk deniz feneriyim.
Gömüldüğünü gördüm
Denize bir serenin,
Çırpınışını yırtık yelkenlerin.
Gördüm derin iç çekişlerini
Kendini bir çorap gibi
Tersine çevirenlerin
METİN ALTINOK
İki tekne sahibi, biri Balıkçılar Derneği Başkanı ve teknede çalışan evlatları ve tayfaları.
Mustafa Toplu abiyi 1 Temmuz Kabotaj ve Denizcilik Bayramı’nda ziyarete gittiğimde, Semra Taşkesen Sap Hanım ile röportaj yaptığımı, ekleyeceği şeyler olup olmadığını sordum.
Olayı tekrar o da anlattı.
Kaç kişiydi acaba?
– Sayının ne önemi var.
Bizim hikayemiz bu olaydan sonra başlıyor.
Bir gecede yitirilen canlar, umutlar ve geride kalan acılı eşler, yetim çocuklar. Sıra sıra dizilmiş cenazelerin çokluğuydu belki kafaları karıştıran. Bazı gazetelerde kaybedilen balıkçılar 11 kişi olarak geçiyordu. Emin olmak istedim. 10 kişi olduğunu söyledi.
Karacaali Köyü’nde 2020 yılında, o yetim çocuklardan biri ile buluştuk.
Kızına söz kesmişti o akşam ve mutluydu. “Kızımı babamın istediği gibi yetiştirdim, okuttum” diyordu. Damadının akrabası, derneğimizin kurucularından sevgili arkadaşım Nuran Işık vesile olmuştu bu buluşmaya.
Daha önce de çoğu kez dile getirmiştim; yılda bir kez denize çelenk bırakmak, sonra unutmak, sanki çok da anlamlı gelmiyordu bana. Giden gözü arkasında gittikten sonra ne fayda? Çiçeklerin haberini götürür mü kuşlar, geride kalan gözü yaşlı sevgililerin, eşlerin, çocukların hala içlerinde yanan özlemi ulaştırabilir mi?
Denize gönderdiklerinin dönüşünü bekleyen eşler, analar, çocuklar onların asıl heykeli dikilmeliydi Cunda Adası’nda olduğu gibi. Deniz kaç kişi aldı bizden? Alıp da geri vermedi. Kaç deniz şehidi verdik? Belli değil. Bir zamanların balıkçı kasabası ilçemiz, mezarı olan, olmayan bu şehitlere bir anıt borçlu.
Semra Hanım, bir erkek, dört kız çocuğundan en küçüğü. Altı yaşındaymış babası öldüğünde. Taşkesen motorunun sahibi Mehmet Taşkesen’in en küçük çocuğu.
Denize dalıp anlatmaya başlıyor. Bugüne kadar bu kaza hakkında yanlış, eksik haberler çıkmış. Belli ki içinde kalmış duygular var, anlatırsa, içini dökerse rahatlayacak ama hiç de kolay değil o günleri yeniden yaşamak. “Gelirken ilaç içtim” diyor.
Annem çamaşır yıkıyordu bahçede. Kapaklı’nın suyu Çoban Dere’den gelir. Gündüz kaynar su akar çeşmelerden, gece soğuk. O yüzden gece sulanır ağaçlar.
Babam son denize açıldığında otuz altı yaşındaydı. Haber geldi. “Kavacık da sahile çıktı cesetleri” dediler. Skoda’ya bindik gidiyoruz. Yanlış habermiş, geri döndük. Kapaklı’da üç cenazeyi yan yana yatırmışlar. Birisi 16 yaşında ablamın kaynı, evlerimiz önlü arkalı. Anne ve babasının çocukları yaşamamış. İki tanesi yaşamış, küçükken öksüz kalmışlar. Abim ile çok iyi arkadaşmışlar. Aralarında gülüşür “Biz öl beraber, kal beraberiz!” derlermiş.
Abim çocuk yaşta bir boğulma tehlikesi daha geçirmişti. Bu kez kaderi bırakmadı peşini. Babam eski teknesi ile denize açılmış. Abim yedi-sekiz yaşlarında tenekeden kayığı ile oynarken denize düşmüş. Babam denize çıkarken bile giyimine özen gösterir, takım elbise giyerdi. Motoru durdurmadan denize atlıyor, tam boğulacakken Vedat Sarı tekne ile geliyormuş, o kurtarıyor.
Sık sık annemin kızmasına rağmen “Ölürsek oğlumla birlikte öleceğiz” derdi. Yan yana iskelede yatmış baba oğul, yine sarmaş dolaş ayrılmamış birbirinden. İskele toplaşmış insanlarla dolu. Abim Ali Taşkesen gibi gencecik daha 16 yaşında tayfalar. Hepsi ayrı limanda boylu boyunca uzanmış yatıyor.
Semra Hanım “Amcamın oğlu son anda motordan inmiş” diyor. O günün görgü tanığı Ümit Tekin Bey yorumlarında “O gün bende oradaydım, yanımda bir genç bende onlarla gidecektim, son anda motoru kaçırdım. Hayatta kaldığıma sevineyim mi, üzüleyim mi diye feryat ediyordu” diyor.
Ölen ölür geride rivayetler kalır. Biz gene Semra Hanım’ın dediklerine kulak verelim.
Ne yazık ki, bu kazadan kurtuldu ama genç yaşta kalp krizinden öldü.
Öldüklerini ilk anlayan kabzımal oldu. Babam bereketli avın sevinci ile dönerken kabzımalı arıyor, “Bol balıkla dönüyoruz” diyor. Aslında Kapaklı’dan balıktan dönen bir tekne (Kapaklılı Hasan) uzaktan babamın motorunun ışıklarını görüyor. Birisi ışık suya batıp çıktıkça şüpheleniyor, “Gidip bakalım” diyor ama onlar da tuttukları balığı bir an önce yetiştirmenin telaşı ile böyle olacağını tahmin etmeyip yola devam ediyorlar.
Bozburun açıklarında gece karanlık, tayfalar uykuya dalmış kamaralarında Toplu Reis’in oğlu Ali güvertede yatıyor. Bir kum gemisi aniden çarpıyor babamın motoruna. Kaptanı yok. Kullanan da on altı yaşında. Çarptıktan sonra gideceği yöne gitmeyip geri dönüp kaçıyor. Tayfaları kurtarmak yerine bile bile ölüme terk ediyor.
Babamın söylediği vakitte gelmemesi, o geminin de gideceği yere varmaması şüphe uyandırıyor. Balıkçılar, herkes çıkıyorlar aramaya.
Motorun bir direği gözüküyor. Babam, abim ve ablamın kaynı Süleyman Güler bir kamarada yatıyormuş. Süleyman battaniyeyi çekmiş yüzüne. Babam abime sarılmış. Amcamın oğlu dalıyor, onları öyle görünce fenalaşıyor, geri çıkarıyorlar.
Tayfaların hepsi kamaralarında ölmüş. Kapılara vurmaktan elleri parçalanmış kiminin. Diğer cenazeler Gemlik İskelesi’ne aynı şekilde diziliyor. Görenler “O gün mahşer günü gibiydi Gemlik. Arka arkaya Lise Caddesi’nden giden tabutlara herkes ağlıyordu” diye anlatıyor.
Babamla abimi eve getirdiler. Avluya yan yana yatırdılar. Biz yukarıdan oturmuş bakıyoruz. Yıkanırken çarşaf kaydı, kolu gözüktü. O havaya kalkmış kolu hiç unutamam.
Abim, botun altına annem çok seviyor diye 10 uskumru saklamış. Annemin o balıkları gördüğündeki feryatları hala kulağımda.
“Bazı yerde Akın teknesi yazıyor” dedim.
Evet, doğrusunu anlatayım.
Babam eski tekneyi satarak yeni tekne yaptırdı. Bizim ağlarımız dikilene kadar İbrahim Reis’in ağlarını kullanıyordu. O yaz Gemlik Balıkçılar Derneği Başkanı İbrahim Reis ve oğlu da bizim tekne ile babamla balığa çıkıyordu. Onlar tayfa değildi. Baba oğul o kazada öldü. Reis’in cenazesi bulundu ama oğlu bir daha bulunamadı.
Annesi her gün iskeleye gider, oğlunu beklermiş dönecek diye. Çarpmanın etkisi ile güvertedeki ağlar çepeçevre kamarayı sarmış, o güvertede olduğu için deniz onu almış ve bir daha geri vermemiş.
Babanın hiç fotoğrafı yok mu?
Balıkçılar Derneği’nde fotoğraflarının asılı olduğunu ama oranın kapanması ile eşyaların bir bodruma konduğunu söylüyor Semra Hanım. Sonra da ailede olan fotoğrafları yolladı bana.
Buna rağmen sorup soruşturuyorum. Ağ diken üç balıkçı ile görüşüyorum. İçlerinden birisi kendi deposundaki fotoğrafları genç bir gazeteciye verdiklerini söylüyor. Sonunda yıllar önce röportaj yapan bir gazetede buluyorum fotoğrafları ve alıyorum. Yıllar geçmiş, söz verilmiş alırken ama geri iade edilmemiş. Yırtılmış, bükülmüş sararmış. Bu da hatıraya saygısızlık tabii. Fotoğrafları ait olduğu yere Balıkçılar Derneği’ne teslim ettim.
Semra Hanım’ın anıları ile devam edelim.
Babamın annemden bile sakladığı bir teneke kutusu vardı. Okuldan sonra ömrü balıkçılıkla geçmiş. O kutuya tüm evraklarını, her türlü bilgilerini koyar, alacak vereceklerini yazardı. Öldükten sonra o kutu bulunamadı. Alacakları almadık, borçlar anneme kaldı.
Kazayı yapan şirket bu olaydan sonra para vermek istedi ama amcam “Ben kardeşimin ölüsünü satmam” dedi. Dava açtı ama ne olduysa biz davayı kaybettik. Suçlu da sene bile olmadan çıktı.
Mustafa Toplu abiden detayları öğreniyorum. Onlar da çok mücadele vermiş ama yapanlar ne yazık ki, bu cinayet gibi kazadan ucuz bir şekilde sıyrılmış.
Çok soru sormak, üzmek istemiyorum ama Semra, kahramanı babasını anlatmak istiyor. Annesine ise hayran.
Biz dört kız kardeş kaldık. Yaşlarımız 15-13-9 ve ben 6. kardeşim okula gitmez kaçardı.
“Herkesin babası balıktan geliyor, harçlık veriyor. Benim babam yok” diye ağlarlardı. Öğretmeni idare ederdi. Babamın en büyük hayali çocuklarını okutmaktı. Biz okuyamadık. Babasızlık bunun nedeni oldu. Fakat bütün torunları başarı ile okudu.
Bu arada babasının çok iyi öğrenci olduğundan bahsediyor ama tabi çok küçük olduğu için tam da hatırlamıyor.
Onun okul yıllarını en iyi bilen diş doktoru Semerci Mehmet abisini arıyor.
Mehmet Bey, “Ortaokulda Gemlik’te birlikte okuduk. Benden bir yıl öndeydi. Hep iftiharla geçerdi. Çok akıllı ve başarılı bir öğrenciydi. İstanbul’a sanat okuluna gidecekti ama babasının taş ocağı vardı. ‘Gel orada çalış’ diye göndermedi” dedi.
Semra Hanım açıklıyor: Babam, dedemin ablası halamda kalıyor, Mehmet abinin de ailesi Armutlu’da. Halamın kocası onun dayısı oluyor. Oğlu camcı Mesut. Okula beraber gidip geliyorlar.
Annem babamın ölümünden sonra acısını bıraktı, hayat kavgasına düştü. Borçlar arka arkaya gelmeye başladı. Yeni motor, ağ yaptırmıştık.
Peki kimseniz yok muydu size bakacak?
Anneannem çok varlıklıydı. Oğluna düşkün bir anneydi. Bize bir şey bırakmadı. Dedem sonradan felç geçirmiş. Babaannem de felç olmuş. Babamlar beş kardeş. Zeytinlikler var ama zeytin para etmiyor.
Biz kimseden yardım görmedik, Dursun Kaptan hep manevi olarak yanımızda oldu.
Annem çalışmaya başladı. İnek tutardı. İneğe çalı çırpı taşırdı. Biz de annem mutlu olsun diye dizer, sergiye yetiştirirdik. Sabah ezanında dağa giderdi. Bize çok güzel baktı.
Bir Ahmet Bulut öğretmen vardı. “Sizin anneniz heykeli dikilecek kadın “derdi.
Yabani incir toplardı kırlarda, kimse toplayamaz o toplardı.
Reçel mi yapardı?
Yok onlar uslu incirlere asılıyor.
Bizim oralarda çeyiz önemlidir, sanki babamız hayatta gibi her bir şeyimizi eksiksiz yaptı. Bizleri çalıştırmadı. Zeytine, ot yolmaya giderdik kendi yerlerimize. Sadece o kadar.
Şalvar, uzun etek, eski entariler giyerdi hep. Babam, annemi en güzel şekilde yaşattı ama o öldükten sonra annem hiç yeni elbise almadı. Dört kız kardeşimizin ve kendinin adına leke gelmesin diye yaşantımıza hep dikkat etti. Hepimizi evlendirdi. İstese kendi de evlenirdi ama o bu zorlu mücadeleye katlandı.
Babamla maceralı bir nişanlılık dönemi yaşadıktan sonra kavuşup evlenmişler, annem hala babamı sever.
Ablam alt katına annemi aldı. Eski evi kiraya verdik. Kirayı almadığımız gibi bir de evi yaktılar. Ev yanınca bakmaya gittim. Kül olmuştu. Anılar canlandı; babamın, abimin avluda yatışını hatırladım.
Benim sakat bir kuzum vardı. Babam her akşam içerdi ama sarhoş olmazdı. Evimiz misafirlerle dolar taşar, soframız hep dolu olurdu. Annem çok güzel yemekler yapardı. Zaten sonra aşçılık da yaptı. Benim mesleğim de aşçılık. Sanırım anneme çekmişim. Köy düğünlerinde yemekler yaptım ama kızım istemediği için bıraktım. Babam kuzumu kesmiş ama sonra çok üzülmüş. Etleri alışayım diye ağzıma kendi yedirir, tavukları gizli gizli keserdi. Babam öldükten sonra ben et yemedim. Bizlere çok düşkün bir babaydı. Anneme “Ben ölürsem sen çocukları toparlarsın. Sen ölürsen biz perişan oluruz” dermiş.
Babasının bir müddet Kapaklı’da muhtarlık yaptığını duymuştum.
Babam çok iyiliksever bir insandı diyor ve Gülay ablası aklına geliyor. Arıyorum Gülay Aksoy öğretmeni, Semra hanıma uzatıyorum. Telefonunda numaralar silinmiş. Çok mutlu oluyor.
Gülay Hanım, “Mehmet abi çok iyi insandı. İlk tayinim Kapaklı’ya öğretmen olarak çıkmıştı. Lojmanda kalıyorum. Geceleri yalnız bırakmazdı beni, alır eve götürürdü. Kızları ile kardeş gibi sarmaş dolaş yatardık. Ben de kızlarından biri olmuştum. Semra küçüktü. Mehmet abi ölünce Semra’yı alıp okutmak istedim. Bizim İstanbul’a tayinimiz çıktı evlenince. Annesi uzak diye bizimle göndermedi” diyor.
Semra çok değer veriyor Gülay ablasına. O da “En mutlu olduğum yıllar sizinleydi” diyor. Biz aslında annesi, kardeşleri ile de konuşmak istedik ama annesi dayanamam diye gelmedi. Semra hanım çok küçük yaşta kaybettiği anne ve babasının hikayelerini dinleyerek büyümüş. Zaman zaman tereddüt duyduğu yerlerde ablalarını arıyor ve soruyor.
“Ablama bir şey olsa annemin gidecek evi yok” diyor. Yine de çok sıkıntılar çekmiş ama Bağ-kur’dan emekli olmuş. Yeni umreden dönmüş. Torunlarının okumasına bile maddi yardım edermiş.
Semra Hanım annesinin umre arkadaşları ile buluşacaktı, bizi de davet etti. Salatalıklar topladı ekip biçtiği bahçesinden. Dalından yedirdi bize.
Aliye Teyze’nin yolunu tuttuk. Sohbetimize bu sefer aşçılık anıları da eklendi.
Semra hanımın eşi de Kapaklı’da balıkçılık yapıyor. Umarım kaderi babasına benzemez. Korkuları ile yaşayan ama onları yenmeyi başaran bir kadın. Gözleri yine enginlere dalarak eşinin balıktan gelmesini bekliyor.
Rast gelsin tüm balık avları balıkçılara.
Allah onları sevdiklerine bağışlasın.
Allah bir daha aynı acıları yaşatmasın.